| KAYITLAR | DEFTERE YAZ |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
01 Aralık 2008, Pazartesi 16:12
|

TÜRKİYE SOLU BUNLARI NEDEN BİLMİYOR?
Bir gerçeği kabul etmeliyiz:
Türkiye solunun çoğunluğu kültürünü/dinini okuyup araştırmamıştır.
K. Marks’ın Katolik kiliseler için söylediği “din afyondur” sözünü henüz aşamamıştır.
İslam’ı bilmemektedir. Halkının inancını dışlamıştır.
Tasavvufu/Anadolu Müslümanlığını elinin tersiyle iteklemiştir.
Tasavvufu; aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığına kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.
Ne Muhyiddin Arabi’yi ne de Muhammed Nur’u bilir.
Şeyh Bedrettin’i sadece Nazım Hikmet’in şiirinden tanır.
Trajik sonu nedeniyle Ozan Nesimi’nin adını duymuştur ama hocası/öğretmeni Fazlullah Esterebadi’den bi-haberdir.
Herakleitos’un “diyalektiğin atası” olduğunu; Hegel’in, Marx’ın düşüncesinin buradan doğduğu bilir ama nedense vahdet-i vücud’a burun kıvırır. “Enel Hakk” diyen Hallac-ı Mansur’u okumaz.
Söyler misiniz; Ömer Sikkini, Sabetay Sevi, Niyazi Mısri, Papa Eftim öğrenilmeden bu topraklar anlaşılabilir mi?
Anadolu tarihindeki çoğu toplumsal ayaklanmaların dayanağının vahdet-i vücud olduğunu bilmezse bu toprakların yazgısını nasıl değiştirebilir?
Hamza Baliler’in, İsmail Maşukiler’in neden boyunlarının vurulduğunu anlamazsa halkıyla nasıl kucaklaşabilir?
Birinci Dünya Savaşı’na katılan gönüllü “Mevlevi Taburları”yla gönüldaşlık kurmazsa kiminle birlik olabilir?
Horasan doğumlu Nakşibendiliğin, Halid-i Nakşibendiliğinden farkını bilmezse, Kürt halkının Şeyh Barzani’nin emrine sokulma çalışmalarını nasıl kavrayabilir?
“Türkler kılıç zoruyla İslam’a geçtiler” kolaycılığından kurtulamazsa; dinin, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyaset üzerindeki etkisini nasıl analiz edebilir?
Acıdır; Türkiye solunun umarsız tavrı nedeniyle; bu konular “inanç” (skolastik) temelde çalışmalar yapan muhafazakar akademisyenlerin-yazarların inisiyatifine bırakılmıştır. Onlar da ehlisünnet bakış açısıyla başta vahdet-i vücud olmak üzere tüm tasavvufu kendi anlayış kalıplarına sokmaya çalışmaktadır.
Daha iyi niyetli olanları ise - tıpkı solcuların hatası gibi- tasavvufu fikir hareketi olmaktan çok, bir gönül ve ruh hali meselesi olarak göstermek istemektedir. Hatadır.
Bakınız tasavvuf sadece Alevilik-Bektaşilik değildir.
Hükümetin, Alevi açılımını, “Alevilik Sünnileştiriliyor” diye itiraz edenler, yıllardır “Türk dinini” Araplaştıranlara karşı neden sessiz kalmıştır?
Osmanlı’nın Safeviler’e karşı bir siyaset gereği benimsediği Sünniliğin zamanla nasıl resmi ideolojiye dönüştüğünü bilmeden bugünkü gerici siyasal oyunlar nasıl bozulabilir?
Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa dininizi/kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz.
Aydınlık bir din olan İslam’ı yobazların elinden kurtarmak için bunları öğrenmek zorundasınız.
İnsanımızı cehalet bataklığından ancak böyle kurtarabilirsiniz; yasaklarla, kaba ve sert söylemlerle değil.
Bilinmelidir ki vahdet-i vücud laikliktir.
Bilinmelidir ki Farabi’yi, İbn-i Sina’yı savunmak devrimciliktir.
Gerçek şu ki; insan bilmediğinden korkar…
Soner Yalçın
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
28 Kasım 2008, Cuma 15:28
|

Rıza TÜRMEN
KADININ ÖYKÜSÜ
28 Kasım Cuma
Milliyet Gazetesi
Her şey çok çok eskiden oldu bitti. Binlerce yıl önce, günlerden bir gün, büyük atalarımız Homo sapiens önemli bir şey keşfetti.
Kadın, hem kendisine, hem erkeğe benzeyen küçük canlı yaratıklar dünyaya getirebiliyor. Erkek bunu yapamıyor. Bunun olabilmesi için, erkeğin kadın vücudundan geçmesi gerekiyor. İşte erkeğin bu biyolojik gerçeğin farkına varmasıyla kadın sorunu başladı.
Kadının vücudu değer kazandı. O nedenle, ilk çağlarda bile kadın vücudu korunuyor. Örneğin, kadın ava götürülmüyor. Ama kadın vücudu aynı zamanda değiş tokuş edilen değerli bir meta. Kadın vücudunun değerli bir meta olarak görülmesi erkeğin buna sahip çıkmasına, egemenliğini kurmasına yol açtı. Böylelikle, o vücuttan kendine benzeyeni üretme, neslini sürdürme olanağını buldu. Kadının vücudunu kendi egemenlik alanı içinde tutarak başka erkeklerin yaklaşmasını yasakladı.
Olay bundan ibarettir. Bu öykü bugün için de geçerli. Erkeğin kadın üstünde egemenlik kurmasından doğan eşitsizlik insanlık tarihinin en köklü ve en değişmez olgusu.
Kadının yeri
Ortaçağ'da, özel yaşamın ortaya çıkması ve aile birliğinin kutsallığı kadının işini güçleştirdi. Paola da Certaldo’ya göre, “Kadınlar boş ve havai varlıklardır... evinde kadınlar varsa; onları sıkıca denetle. Onları korku içinde tut... kadınlar Meryem Ana’yı taklit etmelidir.
O evinden çıkıp sağda solda gevezelik etmez, yakışıklı beyefendileri süzüp boş laflara kulak vermezdi. Aksine, bir kadına yakışır şekilde, evinin gizliliği içine kapanırdı.”
Yüzyıllar boyunca yerleşmiş inanca göre, kadının yeri özel alan, evinin içi. Kamusal alana çıkmamalı, çıkarsa da örtünmeli. Özel alanın gizliliği, “mahremiyeti” var. Buraya karışılmaz, burada olup bitenler de dışarıya yansıtılmaz. Burası erkeğin mutlak egemenliğinin geçerli olduğu alan. Erkek kadını canı isterse sever, canı isterse döver. Bu alan insan haklarının geçerli olmadığı bir alan.
Aile birliğinin kutsallığı ve gizliliği kadın-erkek eşitsizliğini haklı göstermekte kullanılıyor.
Koca karısını döverse, kadın aile içi görevlerini ihmal etmiştir. Evlilik içi tecavüz varsa, kadın erkeğin hakkı olan bir şeyi yapmasına engel olmuştur. Töre cinayeti işlenmişse, kadın ailesinin namusuna leke sürmüştür.
Mücadele özel alana taşınmalı
Bu kültürel, toplumsal kodlar sadece aile içindeki erkeğe ait değil. Polisin, yargının da aynı kodları paylaştığını görürsünüz. O nedenle, Haliç Köprüsü’nde balık tutan kadın birkaç kere suçludur. Bir kere, kamusal alana çıkıp erkeklere özgü bir etkinliği yapmaya kalkışmıştır. Hele bir de rüzgâr esip kolu bacağı gözükmüşse bu “iffetsiz” kadını içeri atmak gerekir. Polis de zaten böyle yaptı.
Polis de, yargıç da “aile içi mahremiyete” karışmakta son derece ihtiyatlıdır. Kadının dayak yemesine genelde göz yumulur. Töre cinayetinde hafifletici sebep aranır. Evlilik içi tecavüz kavramına ne kültürümüzde, ne Ceza Hukukumuzda yer vardır.
Bütün bunların gösterdiği bir şey var: Kadın hakları için mücadelenin gerçek forumu özel alan olmalı. İnsan hakları ve kadın hakları özel alana taşınmadığı sürece erkek egemenliğinin kırılması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması olanaksız.
Bağımsız birey olarak kadın
Kadının bağımsız bir birey olamamasının temel nedeni kendisine yüklenen üreme görevi. Bu nedenle, kadının özgürlüğüne kavuşması ancak kendisi ve vücuduyla ilgili seçimleri serbestçe yapabilmesinden geçer. Başka bir deyişle, kadının, birlikte yaşayacağı eşini seçebilmesi, istediği zaman, istediği sayıda, bakabileceği kadar çocuk sahibi olabilmesi, boşanma hakkını serbestçe kullanabilmesi gibi kararları kendi iradesiyle alabilmesi gerekir.
Kadının bu hak ve özgürlüklere sahip olmadığı toplumlarda, insan haklarının gerçekleşmesinden söz edilemez.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Mesut ATEŞ
Yer:
Diğer
Tarih:
21 Kasım 2008, Cuma 00:47
|

Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
(Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.)
Hastalandı...
Böbreklerinden.
Vuruldu...
Göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.
Evet, bu insan
Mustafa Kemal Atatürk
Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin,
evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.
Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan
ibaret değil çünkü...
Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.
İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş...
Bunu anlatın.
Direnen...
Teslim olmayan ruhu anlatın.
Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten.
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.
Yürek dediğin...
Sadece organ değil arkadaş.
Bunu anlayın!!!
Ulusal bilincimizi yavas yavas yok
etmelerine izin vermek istemiyorsaniz; iletebileceginiz kadar iletiniz!
Izmir kurtulmus, çok tatli bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartimana çekilirler.
Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartimaninin kapisini çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatini yikamaktadir.
Yaveri: 'Pasam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye böylesiniz', der.
'Çocuk, kompartimanima yastikla battaniye koymayi unutmussunuz, kolumu yastik yaptim agridi, setremi yastik yaptim üsüdüm,
uyumadim kalktim', der.
Yaveri: 'Aman Pasam! Birimize haber vereydiniz;
hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir:
'Geç fark ettim, hepiniz en az benim
kadar yorgundunuz, hiç birinize kiyamadim. Önemli olan benim uyumam degil;
milletimin rahat uyumasi'.
ATAMIZ SAYESINDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ KI; HALA
UYANAMADIK ?
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
18 Kasım 2008, Salı 00:05
|

Tuna KİREMİTÇİ
tkiremitci@gazetevatan.com
BELGESEL
Bu yazıyı yazmak için filmin etrafındaki toz dumanın dağılmasını bekleyecektim. Ama bunun hiçbir zaman olmayacağını anladığım için yazmaya karar verdim.
Özetle “Mustafa”nın asıl sorunu ideolojik değil, sinematografik.
“Mustafa”, bütün yenilikçilik ve cesaret iddialarına rağmen gayet demode bir belgesel... Bu da “32. Gün” tarzı belgeselciliğin artık demode olmasından kaynaklanıyor.
“Koyarım tarihi görüntüleri, veririm üstüne müzik, duygulu bir sesle güzel metinler okurum” şeklinde özetleyebileceğimiz bu estetiğin bugünkü belgesel sinemada pek yeri yok ne yazık ki.
Yani belgesel sinema dünyada artık böyle yapılmıyor.
***
Hem Atatürk’ü hem de Can Dündar’ı samimiyetle seven bazı kişilerin filmden rahatsız olmasının nedeni bu bile olabilir.
Çünkü filmde yeni, insanı şoke edecek, bir “tabuyu” devirecek pek fazla söz yok. Atatürk içki içerdi, yalnızdı, zor bir hayat yaşamıştı... Biliyoruz zaten bunları.
Ama filmde sinematografi de yok. Daha çok doksanlı yıllardan kalma bir televizyon belgeseli gibi. Asıl sorun da bu zaten.
Filmin söylediklerini değil, bizzat kendisini Atatürk’e yakıştıramıyor insanlar.
***
Peki nasıl olur belgesel sinematografisi?
Uzaklarda aramaya gerek yok: Lütfen gidin Nesli Çölgeçen’in “Son Buluşma” filmine, belgesel sinemanın nasıl olacağını görün.
Kolay formüller yok, demodelık yok, sinema var yalnızca. Usta yönetmen ele aldığı konuyu görsel bir dünyada yeniden yaratmayı bilmiş.
Günümüzde belgesel sinema, Nesli Çölgeçen’in yaptığı gibi yapılıyor. Ama bunun için de “sinemacı” olmak gerekiyor. Eğer değilseniz, filminizi sinemada göstermeyin daha iyi. Çünkü sonuçta sizin başınız ağrıyor.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Murat MOLU
Yer:
Diğer
Tarih:
10 Kasım 2008, Pazartesi 15:03
|
"Bir zamanlar gelir,beni unutmak ve unutturmak isteyen gayretler belirebilir.Fikirlerimi inkar edenler ve beni yerenler çıkabilir.Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki...."
Mustafa Kemal ATATÜRK
Atam,ektiğiniz tohumlar gerçekten özlü ve kuvvetli.Ne acıdır ki; Sabancı Ailesi'nin sponsor olduğu "Mustafa" filminin reklamı bugün Cumhuriyet gazetesi'nde tam sayfa yer alıyor!Atam,sizi unutmuyoruz,unutturmayacağız!
mmolu
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
10 Kasım 2008, Pazartesi 14:49
|

Mustafa Kemal Atatürk
Uluç Gürkan,Boş Duvar, 2008-11-10
Diyorlar ki, Can Dündar Atatürk hakkında resmi söylemin dışına çıkmama paradigmasını yıktı, çok hayırlı bir iş yaptı.
Doğru mu bu? Türkiye’de gerçekten Atatürk hakkında resmi söylemin dışına çıkmama paradigması mı vardı? Can Dündar piyasaya sürdüğü “Mustafa” filmiyle bunu mu yıktı?
Can Dündar’ın havasının da bu olduğu anlaşılıyor. “Mustafa” filmini niçin yaptığını anlatılırken, “Benim okuduğum Atatürk, bana anlatılan adama uymuyor. Benim oğluma anlatılan da benim bildiğim adam değil” diyor ve filmi bu durumu değiştirmek için yaptığını söylüyor. *
İyi hoş ama Can Dündar “benim bildiğim adam” dediği Atatürk’ü hangi kitaplardan, hangi kaynaklardan okumuş? Nerede öğrenmiş? Yeraltındaki gizli toplantılarda yasak kitaplardan, karartılmış belgelerden mi?
Can Dündar’ın belgesel diye biraraya getirdiği Atatürk’ü hedef alan imaların ve iddialarının hiç biri yeni değil. Hepsi yıllardır belli çevreler tarafından yazılıyor, çiziliyor, konuşuluyor. Kitap olarak basılıp piyasada da satılıyor.
Bu durumda Can Dündar bir paradigmayı yıkmış değildir. Tam aksine, nerede ve nasıl edindiğini bilemediğimiz önyargılarını kendince belgelendirmeye çalışmıştır.
Bakmayın siz, Can Dündar’ı savunmaya soyunan kimilerinin “Mustafa” filminin bir belgesel olmadığına sığınmalarına. Onlar Can Dündar’a dahi yaranamıyorlar. Can Dündar her fırsatta, “Mustafa belgelere dayalı bir film, dolayısıyla bir belgesel” diye konuşuyor.*
Ancak Can Dündar’ın oldukça keyfi bir belgesel anlayışı var. “Hayattaki her şey gibi, belgeseller de sübjektif” diyebiliyor. “Mustafa” filmindeki sübjektifliğini ise şöyle açıklıyor>:
“Önünde 500 belge vardır, sen sana yakın olan 5’ini seçersin, ben bana yakın olan 5’ini. Aynı belgelere bakarak Bekir Coşkun farklı bir belgesel çekerdi, Yılmaz Özdil farklı çekerdi. Bu, benim Atatürk’üm, bana ait bir Atatürk yorumu. Bunun "gerçek Atatürk’e daha yakın biri olduğunu belgelerle kanıtlamaya çalışıyorum.” *
Belgeseller kimsenin işine gelenleri kullanıp, işine gelmeyenleri görmezden gelerek yapılmaz. Yapılırsa, özellikle de bu iş olumsuzluklara odaklanmak, bulunabilen insani zaafları abartmak kastıyla olursa, gerçekte bir belgeselden söz edilemez. Çünkü yapılan iş gerçek Atatürk’e yakınlaşmak değildir. Ondan uzaklaşmak, en hafif deyimiyle Atatürk’ü ve yaptıklarını saptırmaktır, çarpıtmaktır.
Madem Can Dündar 500 belgeden 5 belge seçmekten söz ediyor, biz de filmdeki onlarca saptırma ve çarpıtmadan 5 örneğin altını çizelim.
1. Vahdettin ile ilişkiler
Filmde Vahdettin'in Atatürk'ü Samsun'a "devleti kurtarmak" için gönderdiği iddia ediliyor. Bunu yabancı bir gazeteciye anlatan Atatürk'ün kendisidir. Ancak bu röportajda, Vahdettin'in kurtarılacak devlet anlayışı ile kendisinin uğruna savaşacağı devlet anlayışının farkını da vurgular. Can Dündar'ın bunu atlaması olaya ister istemez farklı bir anlam yüklenmesi sonucunu yaratmıştır.
Ötesinde, Vahdettin ile ilişkiler bu noktada bitmez. Vahdettin, Atatürk Samsun’a çıktıktan hepsi hepsi 21 gün sonra Atatürk'ü İstanbul’a geri çağırır. Dönmeyince önce Şeyhülislam Fetvası ile sonra gıyabi Divan-ı Harp kararıyla Atatürk'ün idamına hükmeder.
Bir belgeselde bunlar görmezden gelinir, Vahdettin olayı sadece Atatürk'ü Anadolu'ya vatanı kurtarmak için görevli gönderdi denilirse, tarihe saygılı olunduğu, gerçeklere bağlı kalındığı söylenebilir mi?
2. Can Dündar Atatürk'ün 1930'da halkın arasına çıktığını, gördüğü yoksulluk nedeniyle "biz bu işi başaramadık" diyerek bunalıma düştüğünü aktarıyor. 1930'lu yılları kapsayan sonrası için de akşam oturduğu rakı sofrasından ancak sabah olunca kalkan ve yatıp akşam rakı vaktine kadar uyuyan bir adam portresi çiziyor.
Atatürk'ün 1930'da tanık olduğu yoksulluktan etkilendiği, moralinin bozulduğu doğrudur. Ancak bu olay bir belgeselde anlatılırken, 1930'un 1929 dünya ekonomik buhranı ortamı olduğunun, Atatürk'ün bu buhranın Türkiye'deki yansımalarını bizzat gözlemlemek istediğinin yansıtılması gerçeğe saygının gereğidir.
Ötesinde, Atatürk'ün direktifini vermenin ötesinde tartışmalarına bizzat katılıp sonuçlarını adım adım takip ettiği 5 yıllık sanayi planı da dünya ekonomik buhranının olumsuz etkilerini gidermek için başlatılan bir çalışmadır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kapitalist kalkınma arayışından, devletçilik ilkesinin kabulüyle karma ekonomi modeline geçiştir.
“Mustafa” filmine göre Atatürk rakı sofrası ya da yataktayken herhalde gıyabında okuduğu, satır altlarını çizdiği ve sayfalarına eliyle tartışma notları yazdığı 4.150 kitabın bu döneme ait olanları da çoğunlukla ekonomi üzerinedir.
Atatürk gördüğü yoksulluk nedeniyle yılmamıştır, havlu atmamıştır. Yeni bir sanayi hamlesiyle hala satıp satıp bitiremediğimiz kamu iktisadi teşebbüslerinin kurulup üretime geçmesi sürecinin bu dönemde başında ve içinde olmuştur.
Bu dönemi sadece rakı ve yatak muhabbetiyle geçiren sözde canlandırma belgeleriyle geçiren bir filme ne denir? Böyle bir film inandırıcı olabilir mi?
Ayrıca unutmamak gerekir ki, 1933'de yazılıp okunan Nutuk dahi, 1930 sonrasında Can Dündar'ın çizdiği bunalımdaki Atatürk portresinin tarihi gerçeklerle hiç uyuşmadığını kanıtlamaktadır.
3. Filmde ikide bir, İzmir suikastı davasına atıf yapılarak, Atatürk'ün gözünü kırpmadan arkadaşlarını darağacına gönderdiği dillendiriliyor. Peki, kimdir bunlar? Kazım Karabekir mi, Ali Fuat Cebesoy mu, Rauf Orbay mı, Refet Bele mi?
Atatürk’ün bu arkadaşlarıyla yolları ayrılmıştır ama hiç biri idam edilmemiştir. İdam edilenlerden Atatürk'ün arkadaşıydı denilebilecek bir tek "Ayıcı" Arif vardır.
Bir devrim sürecinde yol ayrılmasını darağacı edebiyatına dönüştürmenin anlamı ne olabilir?
4. Filimde Atatürk'ün adeta Kürtlere özerklik verilmesini, eyalet sistemi istediği gibi bir izlenim zorlanıyor. Oysa burada Atatürk 1921 Anayasa'sının yerel yönetim modeline atıf yapmaktadır. Bu model de, sadece Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için değil bütün ülke için geçerli bir yönetim modelidir.
5. Kurtuluş gerçekleşmiş, kuruluş sürmektedir. Cumhuriyet ilan edilmiş, Hilafet kaldırılmış, Latin harflerine geçilmiş, Miladi takvim kabul edilmiştir. Bunları anlatan Can Dündar, medreselerin de kaldırıldığını söyler ve müstehzileşen bir ses tonuyla ekler: "Böylece medresede Kaymak Hafız'dan yediği dayağın intikamını almış oldu..."
Can Dündar bu konudaki eleştiriler karşısında, “Ben bunu filme gayet masumane koydum. Keşke koymasaydım, pişman olduğum cümlelerden biri... Amacını aşan bir cümle…”
Diyerek bir tür özeleştiri yapsa da bu benim acımı dindirmedi. Can Dündar'ın “Mustafa” filmini bilemem ama Türk devrim tarihi Kaymak Hafız'ın iki tokadı kadar ucuz değildir.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
İbrahim & Neslihan
Yer:
Diğer
Tarih:
10 Kasım 2008, Pazartesi 00:00
|
"Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.
Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır." Mustafa Kemal ATATÜRK
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
03 Kasım 2008, Pazartesi 01:23
|

HAFTANIN YAZISI
Zülfü LİVANELİ
YARADILIŞ VE EVRİM
Papa 16. Benedictus, bilim adamlarını Vatikan’da toplamış ve Katolik dünyasını temelden sarsacak bir cümle ile “Evren ve evrim, tanrının yazdığı bir kitaptır” demiş.
Çok ilginç!
Demek ki bugüne kadar kâfirlik olarak nitelenen ve Amerika’dan Türkiye’ye kadar birçok dindar tarafından nefretle reddedilen Darwin ve Evrim Teorisi, Vatikan’da kabul görmüş oluyor.
Papa 16. Benedictus, yaradılış ile yaratılanın evriminin çelişmediğini, tam tersine birbirini tamamladığını söylüyor.
***
Bazı okurlar hatırlayacaktır: Aynı sözü bana yıllar önce uluslararası bir bilim adamı söylemişti ve ben de bu konuda birçok yazı yayınlamıştım.
Arkadaşımın adı Şeyh Modibo Diarra.
Mali asıllı bir bilim adamı. Kartının meslek hanesinde “Gezegenlerarası Seyrüsefer Düzenleyicisi” yazıyor.
Aynı zamanda UNESCO Onursal Büyükelçisi.
Bizi Paris’te bir toplantıda buluşturan ve tanıştıran da bu kimliği oldu zaten.
O dönemde NASA’da Mars projesinin başındaydı.
***
Bu iki metreye yakın zenci dostuma “Senin adındaki Cheick nedir?” diye sordum.
“İslâmi manadaki şeyh” dedi.
Sonra şu konuşma geçti aramızda:
“Peki sen Müslüman mısın?”
“Elhamdülillah!”
“Darwin’e ve Evrim Teorisi’ne inanıyor musun?”
“Elbette!”
“Sence bunlar arasında bir çelişki yok mu?”
“Yok, katiyen yok.”
Sonra bir yemekte buluşup bu konuyu enine boyuna konuşmaya karar verdik.
Bu fırsat bize Orlando’da doğdu. İkimiz de Milenyum Toplantısı’na davet edilmiştik.
Bir akşam güzel bir balık lokantasında, beyaz şarap eşliğinde yemek yedik, daha çok o anlattı ben dinledim.
Kısaca dedi ki:
“Eğer elimize bir tas su alıp içine aminoasitler, proteinler koyarak kaynatırsak canlı hücre elde ederiz. Darwin işe bu noktada karışır ve bu canlı hücrelerin zaman içinde nasıl evrimleştiğini anlatır. Ama bu çorbayı ilk kez kim kaynattı sorusuna cevap veremez. Bu sorunun cevabı dindedir. Bu yüzden sana diyorum ki ben Elhamdülillah dini bütün bir Müslümanım ve aynı zamanda Darwin’i önemseyen bir bilim adamıyım.”
***
Modibo Diarra dostumu yıllarca görmeye devam ettim, hâlâ yılda en az bir kez UNESCO toplantılarında buluşuyor, konuşuyoruz.
Bana o gece ve daha sonraki buluşmalarımızda o kadar ilginç şeyler anlattı ki, keşke dedim bu bilge adamı konferanslara, televizyon programlarına davet edebilsek, herkes bu görüşleri dinlese.
Şimdi Papa 16. Benedictus’un aynı düşünceyi dile getirdiğini duyunca, bu ilginç dostumu hatırladım.
İnsanları ayırmaya değil, birleştirmeye çalışan şeyhi yad ettim.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Murat MOLU
Yer:
Diğer
Tarih:
02 Kasım 2008, Pazar 00:18
|
Harf Devrimi'nin 80.Yılı Kutlu Olsun.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Editör
Yer:
Diğer
Tarih:
02 Kasım 2008, Pazar 00:09
|

Harf DEVRİMİ
Özdemir İNCE-1Kasım2008 Hürriyet Gazetesi
YAHYA Kemal "Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım" adlı kitabının "Yeni Mekteb" başlıklı bölümünde, ilkokuldaki okuyup yazma serüvenini şöyle anlatır:
"Yeni Mekteb’e gide gele, gide gele üç sene geçmişti. Lákin cüz kılıfımdaki Elifbá’yı henüz söktürememiştim. Yalnız Adem, İdris, Nûh, Sálih, İshak, İbráhim... diye peygamberlerin isimlerini ezber öğrenmiştim. // Babam arada sırada Elifbá cüzünü açarak, harfleri sorardı. Bilemezdim; hemen mahalle mekteplerine küfretmeğe başlardı. Beni, öğrenebileceğim bir mektebe vereceğini söyler dururdu." (İstanbul Fetih Cemiyeti, 2.Baskı, s.27)
1884 yılında Makedonya’nın Üsküp kentinde doğan Yahya Kemal, 1890-1892 yıllarında alfabedeki harfleri bile öğrenemediğini itiraf ediyor. Öğrenemediği alfabe Arap alfabesi!
İBRETLİK SATIRLAR
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ise "Bir Zamanlar İstanbul" adlı kitabında şu ibretlik satırları yazar: "Ne yazık ki, memleketimizin okumuş insanları geçim kaygısı ile ilkokul öğretmenliğini kabul etmemişler, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar okulsuz kalmışlardır. Üsküdar tarafında 115, Galata civarında 120 ve İstanbul’da 300 ilkokul varken, bunların içinde ancak on okulda öğretmen bulunuyordu ki, bunun ne derece okumaya yardım edebileceği kolayca anlaşılır. // İnsaf olunsun, bir çocuk küçüklüğünden delikanlılık çağına kadar sokaklarda büyür, yazıları heceleyemeyen öğretmenlerden terbiye görürse artık ondan ne beklenir?" (Tercüman, 1001 Temel Eser, S.23-24)
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, 1800-1870 yılları arasından söz ediyor olmalı. Öyle bir eğitim sistemi ki Rus donanmasının Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Çeşme önlerine gelebileceğini bilmeyen, coğrafyadan habersiz vezirler, nazırlar yetiştirmekteydi.
ÜNİVERSİTELİ MADENCİ
1 Ekim, 1 Ekim 1928 tarihli ve 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un, yani Anayasa’nın 174. maddesi tarafından korunan 6 numaralı Devrim Yasası’nın çıkartılmasının 80. yıldönümü.
Şimdi adı gerekmeyen, "Prof. Dr" unvanlı bir tarihçi, 2. Cumhuriyetçi zat, Cumhuriyet’in nasıl tepeden inmeci jakoben bir bela olduğunu kanıtlamak için "Harf Devrimi yapılırken halka sorulmadı" diye sık sık kabarır. Yüzde 95’i okul yüzü görmemiş, geriye kalanların büyük bir çoğunluğu okula gitse de Arap alfabesini sökememiş bir kitleye mi sorulacaktı Harf Devrimi? Harf Devrimi sayesinde üniversite mezunlarımız şimdi madenci (kol emekçisi) olabilmek için sıraya ve sınava girmiyor mu?!
400 YILDA NE YAZDIN
Cumhuriyet düşmanları, Harf Devrimi’nin geçmiş kültür birikimimizi unutturduğunu ileri sürerler. Divan Şiiri’nden başka hangi kültür birikimi vardı? 16, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Osmanlı vatandaşları tarafından Osmanlıca yazılmış kaç ekonomi, tıp, fizik, kimya, biyoloji, matematik, geometri, cebir ve öteki bilim kitapları vardı? Var olanların tamamı tercümedir. Ayrıca bütün Osmanlı döneminden günümüze kalma niteliğine sahip kaç bilim kitabı yayınlanmıştır? Bu dönemde kaç Osmanlı Newton’u, Kopernik’i, Galileo Galilei’si vardı? 1923 yılında kaç adet kütüphane ve bu kütüphanelerde kaç kitap vardı? Bu sorulara hiç kimse utanmadan cevap veremez.
Harf Devrimi’nin 80. yıldönümü halkımıza kutlu olsun!
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
İbrahim ERDOĞAN
Yer:
Diğer
Tarih:
01 Kasım 2008, Cumartesi 00:34
|
Merhaba arkadaşlar köyüme bi web sitesi yaptım www.guzelcekoyu.org forum kısmında MUSTAFA KEMAL ATATÜRK bölümü var ziyaret edebilirsiniz diye düşündüm
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
İbrahim ERDOĞAN
Yer:
Kayseri
Tarih:
01 Kasım 2008, Cumartesi 00:08
|
Timur bey şifre çalışıyor hiç bir sorun yok şifre sitemizde yazdığı gibi www.kemalist-iz.com ..
Bazı sıkıştırma programları eski sürümlerde şifreyi kopyala yapıştır yapınca şifre yanlış uyarısı verir sizinkide öyleyse kopyala yapıştır yapmadan yazarak deneyiniz..
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
TANER MERT
Yer:
Kayseri
Tarih:
31 Ekim 2008, Cuma 01:58
|
MerhabA KEMALİST arkadaşlarım ÇAĞDAŞ EĞİTİM VAKFINDA oluşturduğumuz gücü son toplantı da konuştuğumuz gibi ya SİYASAL BİR PARTİ DE YA DA SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜNDE birleştirmenin gerekliliğine inanıyorum ve partilere ya da sivil toplum örgütlerinin yöneticilerine kızarak BU ATATÜRK GENÇLİĞİ BİR YERE VARAMAZ,bu ülkeyi kuran yüce insan ATATÜRK'ÜN BAYRAĞINI bizler devralmak zorundayız. Bir toplantı düzenleyerek 2009 NİSANIN DA YAPILACAK ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ'NİN SEÇİMLERİNDE SÖZ SAHİBİ OLARAK KENDİ ADAYIMIZI ÇIKARTARAK TEKRARDAN KEMALİST DÜŞÜNCEYİ KAYSERİ'DE ETKİLİ BİR ŞEKİLDE UYGULAMAYA NE DERSİNİZ? HEPİNİZE İYİ GÜNLER DİLİYORUM.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
Timur
Yer:
İstanbul
Tarih:
30 Ekim 2008, Perşembe 14:40
|
nutuk' un rar şifresi çalışmıyor.şifre talep ediyorum.
|
| Yukarı |
|
| |
Gönderen:
bilge
Yer:
Manisa
Tarih:
29 Ekim 2008, Çarşamba 15:36
|
ulu önderimizn iznden gidiyoruz. biz bu yolda ya yürürüz ya da ölürüz ölürüz ölürüz .duysunlar artık sesimizi
|
| Yukarı |
|
| |
|
|