Kemalist-iz.com Ziyaretçi Defteri
KAYITLAR  |  DEFTERE YAZ
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
05 Ocak 2009, Pazartesi
19:57

Alıntı Yap: Editör

Rıza TÜRMEN

"ÖTEKİ" ile BİRLİKTE YAŞAMAK
                                          
5 Ocak Pazartesi
Milliyet Gazetesi


“Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırmanın ortaya çıkardığı gerçek, özellikle Anadolu’da yaşayan ve laik bir yaşam biçimini seçmiş insanların, üzerlerinde dinsel-muhafazakâr çevrelerin baskısını hissetmeleri, ayrımcılığa maruz kalmaları. Araştırmayı yapanların izlenimi, “farklı kimlikte olanlara karşı uygulanan baskı ve ayrımcılığın, Anadolu kentlerinde AKP tarafından atanmış kadroların icraatları ve cemaatlerin faaliyetleriyle birleşip Türkiye’nin geleceği hakkında kaygı veren bir ortam yarattığıdır.”
Öte yandan, Türkiye’de, özellikle büyük kentlerde, İslamcı-muhafazakâr yaşam biçimini seçmiş olup da kendini baskı altında hissedenler olduğu da bir gerçek.
Sorun ayrı kimliklere sahip, ayrı dünyalara ait bu insanların, birlikte nasıl yaşayabilecekleri.

Anlamadan yaşamak
Bir dönem Türkiye’de, Alman düşünür Habermas’in ortaya attığı ”anayasal yurttaşlık” kavramı, birlikte yaşamanın sihirli formülü olarak görüldü. Buna göre, demokratik bir anayasada yazılı temel ilkelerin bütün yurttaşlar tarafından kabul edilmesi, o ülkedeki farklı kimliklere sahip insanların birlikte yaşamalarını sağlayacaktır. Böyle bir anayasal mutabakat gerekli bir önkoşul ama yeterli değil. Anayasal yurttaşlık birlikte var olmayı sağlayabilir ancak bireyler arasında iletişim kurmak bakımından yetersiz. Farklı kimliklere sahip bireyler, karşı karşıya durarak birbirlerine bakacaklar ancak aralarında hiçbir iletişim olmayacak. Birbirlerini anlamadan nasıl birlikte yaşayacaklar?

Temel, birey ve özne
Birlikte yaşamanın temel ekseni Türk insanının bağımsız, özgür birey, özne olmasından geçiyor. Yani Türk insanı cemaatsel bağlardan bağımsız olarak kendi yaşam öyküsünü belirleme yeteneğine sahip olmalı. Bunun gerçekleşmesi bireyin cemaatsel yaşamın dışına çıkmasına bağlı. Bu aynı zamanda Türk toplumunun modernleşmesi sorunu. Demokrasinin gelişmesi de bununla yakından ilgili. Türkiye’de insanlar dinsel ya da seküler cemaatler içinde yaşıyor. Her cemaatin kendi kodları var. Kendi cemaatinden olmayan “öteki” ile iletişimi yok. Bu tip toplumsal bir yapı, ister istemez bir kutuplaşmaya, sürekli bir gerginliğe yol açıyor. Bireyselleşen insan dinsel bir yaşam biçimi seçmekte özgür. Modern toplumlarda kamusal alan, farklı yaşam biçimlerinin bir arada bulunmasına olanak sağlıyor.

İnsanı sevmek
Sonraki aşama olarak, bireyin, “öteki”ni de birey olarak kabul etmesi, tanıması, onunla iletişim kurması gerekli. Fransız düşünür Levinas’a göre, etik düşünce, kendini “öteki”ne karşı tanımlamakla, kendi varlığını aşarak “öteki”nin bilincinde olmakla başlar. “Öteki”ni belirleyen şey, yüzü. Ancak yüzünü gördüğü “Öteki” ile iletişim kurmak olanağı var. İletişim bireyler arasındaki farklılığı ortadan kaldırmaz. Tersine, farklılığı korur. “Öteki”ni tanımak, kabul etmek, kendini aşarak “Öteki”ne ulaşmak demek. Bir karşılık beklemeden “Öteki”ne karşı kendini sorumlu görmek demek. Levinas’ın düşüncesi, bireyselliğin getirdiği bencilliği önlemek açısından da önem taşıyor. Yüzünü gördüğünüz insanı, sadece insan olduğu için sevmeyi, ona karşı sorumluluk duymayı öngörüyor.

Nasıl bir Türkiye?
Ekonomik gelişmenin, kentleşmenin, bireyselleşmeyi de birlikte getireceğini düşünüyorum. Ancak bu konuda devlete düşen görevler de var. Cemaatselleşmeyi değil, bireyselleşmeyi teşvik edici politikalar izlemek, bireyselleşme ve bireyler arasındaki iletişime kurumsal destek vermek gibi. Bütün bunlar, bireyin özgürlüğünü temel alan ve kültürel farklılığa yer açan bir demokrasi anlayışını gerektiriyor.
“Öteki”ni kabul eden ve onunla iletişim kuran bir kültürün yerleşmesi büyük ölçüde eğitim sistemine bağlı. İlkokuldan başlayarak eğitime yepyeni bir bakış açısı, ve buna göre eğitilmiş öğretmenlere ihtiyaç var.
Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz? “Öteki”ne saygılı bir Türkiye’de mi, yoksa “Öteki”ni zorla “biz”leştirmeye çalışan, olmazsa onları ortadan kaldırmak isteyen bir Türkiye de mi?
Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
02 Ocak 2009, Cuma
12:53

Alıntı Yap: Editör


Rıza TÜRMEN

Tehlikeli bir tartışma

2 Ocak Cuma 2009

Sayın Canan Arıtman, kadın konusunda birçok olumlu girişimi parlamentoya taşıyan bir milletvekilidir. Son günlerde nedense şaşırtıcı bir çıkış yaptı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenilerden özür kampanyasını desteklediğini iddia etti ve “Abdullah Gül... Türk milletinin Cumhurbaşkanlığı'nı yapsın, etnik kökeninin değil. Cumhurbaşkanı'nın anne tarafından etnik kökenini araştırın görürsünüz” dedi.
Sayın Cumhurbaşkanı da önce ailesinin geçmişinin “Müslüman ve Türk” olduğunu kamuoyuna açıkladı. Ardından da Sn. Arıtman’a hakaret davası açtı. Dava dilekçesinde “devlet adamlığı kimliğinin kamuoyunda karalanması dolayısıyla” manevi tazminat isteniyor.
Böylelikle Sn. Cumhurbaşkanı da Sn. Arıtman gibi, Ermeni olmayı aşağılayıcı bir etnik özellik olarak görüyor. Aynı söylemi paylaşıyor. Mahkeme Sn. Cumhurbaşkanı'nı haklı bulursa, “Ermeni” sözcüğünün hakaret niteliği taşıdığı yargı kararıyla saptanmış olacak. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünün etnik özelliklerinin hakaret niteliği taşıdığı resmileşecek. Bu sonucu öteki etnik gruplara yaymak olanağı var.

Bunun adı ırkçılık
Olaya daha geniş bir açıdan bakarsak, ciddiliği daha iyi anlaşılır. Bugün Türkiye’de rahipler öldürülüyor, misyonerlerin boğazı kesiliyor, Hrant Dink Ermeni olduğu için öldürülüyor, özür dileme kampanyasına imza atanlar “bir gün gelir ki hesabınız görülür... bundan hiç şüpheniz olmasın satılmış kahpeler” gibi nazik uyarılar alıyorlar. Bu listeyi uzatmak olanağı var.
Şurası açık ki, Türkiye'de değer yargılarını etnik, dinsel farklılaşmaya dayandıran ırkçı gruplar var. Bunlar düşüncelerini eyleme dönüştürmek için uygun bir ortam buluyorlar.
Bunun adı ırkçılık. Fransız düşünür Balibar’a göre, ırkçılık, etnik, dinsel farklılık işaretlerinin etrafında eklemlenen ve toplumsal bünyeyi arılaştırma, “biz” kimliğini her türlü melezleşmeye, karışmaya karşı korumaya yönelik söylemlerde ve şiddet, aşağılama, hoşgörüsüzlük, sömürü uygulamalarında açığa vuruluyor.
Irkçı için sadece kendi doğruları geçerli. Bu doğrulara aykırı söylemlerde bulunanlar hain. Ortadan kaldırılmaları gerekir. Gene Balibar’a gore, ırkçı karmaşığın yok edilmesi için, ırkçı cemaatin iç çözülüşüne ihtiyaç var. Birçok yerde olduğu gibi, Türkiye’de de ırkçılık aşırı ulusçulukla iç içe. Irkçı söylem ve eylemler, ulusu kendine yönelen tehditlere karşı korumak amacıyla haklı gösteriliyor.
Arıtman/Gül diyaloğunu bu zeminde görmek gerekir. Bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı'nın annesini Ermeni olmakla suçlaması, Cumhurbaşkanı'nın da hakaret davası açması, Türkiye'de mevcut ırkçı eğilimlere meşruiyet kazandırması bakımından kaygı verici.

Türk hükümetine tavsiye
Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) 2005 Türkiye Raporu'nda şöyle diyor: “ECRI, zaman zaman kamuoyunun önünde, özellikle de siyasi yöneticiler ya da kamuoyuna mal olmuş şahsiyetler tarafından hoşgörüsüz sözler sarf edildiğini endişeyle kaydetmektedir..... son zamanlarda Ermeniler, Museviler, Yunanlılar ve Kürtler hoşgörüsüz sözlerin hedefi olmuşlardır ve bu sözleri sarf eden kişiler yetkililer tarafından cezalandırılmamış hatta takibata bile uğratılmamıştır.
Kamuoyundaki hoşgörüsüzlüğün varlığını açıklayan nedenleri sıralayan birçok kaynak “Türk” olmayan her şeyi devlet ve Türk halkı için bir tehdit olarak algılayan kimi öğelerin aşırı milliyetçiliğini ileri sürmüştür.” ECRI aynı raporda, Türk hükümetine ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşı bir ulusal kampanya başlatmasını tavsiye etmekte.
Sn. Cumhurbaşkanı Türk ve Müslüman bir aileden geldiğini açıklayıp hakaret davası açmak yerine, keşke Sn. Arıtman’a, “Söyledikleriniz Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine aykırıdır. Türkiye’de Ermeni kökenli de, Türk kökenli de Cumhurbaşkanı olabilir. Türkiye’de insanlar etnik kökenlerine göre kamu görevlerine getirilmez. Kamusal alandaki bireylerin etnik kökenlerinden söz edilmez. Etnik kökenler ya da dinsel inançlar bireylerin kendilerine ait bir konudur” biçiminde bir yanıt verseydi. Sn. Gül’e bu yakışırdı. Ve ne kadar daha iyi olurdu.







Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
30 Aralık 2008, Salı
19:04

Alıntı Yap: Editör

İsrail'in Gazze'de yaptığı, insanlık dışı saldırıları ve katliamı kınıyoruz.
Yukarı          
 
Gönderen:
Murat MOLU

Yer:
Diğer

Tarih:
22 Aralık 2008, Pazartesi
13:31

Alıntı Yap: Murat MOLU

Rıza TÜRMEN

Peçeli Mona Lisa

22 Aralık Pazartesi 2008


Paris Match dergisinin 17.12.2008 tarihli sayısında Fransa’nın insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı Rama Yade ile bir söyleşi var. Bakan’a sorulan ilk soru, “Türkiye geçenlerde Delacroix’nın tablosunu ders kitaplarından çıkardı. İfade özgürlüğü geriye mi gidiyor?” Fransız Bakan, yanıtında, ifade özgürlüğünün önemini belirtiyor, kültürel rölativizme, kadın haklarına değiniyor.
Fransız ressam Delacroix’nın 1830’da yaptığı ünlü “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosu 1830 Temmuz devriminden hemen sonra yapıldığından “temmuz devrimi”nden esinlendiği söylenebilir. Ancak, tablonun temel figürü olan kadının başındaki Frik şapkası 1789 devriminin simgesi. O nedenle, tablonun iki devrim arasında bir bağ kurduğunu düşünmek olanağı var. Tabloda halka yol gösteren temel figür, sağlam yapılı, çıplak ayaklı, bir elinde bayrak bir elinde tüfek taşıyan yarı çıplak bir kadın. Kadının duruşu, bir davayı kazanma kararlığını, özgürlük için verilen mücadeleyi, özgürlük için başkaldırmayı simgeliyor. Bütün tablo kadının çevresinde dönüyor.
Fransız Bakan’a göre, Delacroix’nın özgürlüğün simgesi olarak kadını seçmesi bir rastlantı değil. Kadınlar kriz halindeki bir toplumun ilk kurbanları olduğu gibi yeniden yapılanan bir toplumun da en önde gelen aktrisleri.

Kültürel rölativizm
Milli Eğitim Bakanlığı, özgürlüğü simgeleyen bu tabloyu ders kitaplarından neden çıkarır? Çocuklara özgürlüğü, özgürlük için otoriteye karşı başkaldırmayı öğretmeyi tehlikeli gördüğü için mi? Yoksa, kadın göğsünü göstermenin tehlikeli olduğunu düşündüğü için mi? Resimdeki kadın başörtülü ya da peçeli olsaydı okul kitaplarında kalır mıydı? Yoksa, erkek mi olması gerekirdi?
Bu sorular bizi kültürel rölativizme götürüyor. Kültürel rölativizm, bir toplumdaki kültürel geleneklerin bireysel hak ve özgürlüklerin sınırlarını çizmesi olarak tanımlanabilir. Bu görüşü kabul etmek, bireysel hak ve özgürlüklerin, hukusal ya da etik standartların evrenselliğini reddetmek anlamını taşır. Bir ülkede insan hakkı ihlali olarak görülen başka bir ülkede görülmeyebilir.
Örneğin; “Bizim geleneklerimizde kuvvet kullanmak vardır. O nedenle polisin dayak atması bir insan hakları ihlali değildir.” Ya da, “geleneklerimizde aile namusu her şeyden önemlidir. Aile namusunu korumak için kadınları öldürmek insan haklarına aykırı değildir.” Ya da, “geleneksel kültürümüz çıplak insan vücuduna bakmaya izin vermez. Onun için ressamlar çıplak insan resmi yapmamalı. Çıplak insan vücudunu gösteren resimler ve heykeller kaldırılmalı. Bu, ifade özgürlüğüne aykırı değildir” diyebilirsiniz.

İnsan hakları değişmez
Bireysel hak ve özgürlükleri, moral değerleri, kültürel ve geleneksel gerekçelerle göreceli kılmak insan haklarının temel ilkeleriyle bağdaşmaz. İnsan hakları, her insanın insan olduğu için doğuştan sahip olduğu haklar. O nedenle, birey hangi toplumda yaşarsa yaşasın insan hakları değişmez. Her insan aynı haklara eşit bir biçimde sahip olmalı. İnsan haysiyetine uygun bir yaşam sürdürme her insanın aynı derecede hakkı. Bir toplumda daha az insan, başka bir toplumda daha çok insan olunamaz. O nedenle Fransız Bakan’ın Türkiye’de Delacroix’nın tablosunun ders kitaplarından çıkarılması sorusunu, düşünce özgürlüğünü kültürel rölativizme karşı korumak gerektiği şeklinde yanıtlamasına hak vermemek olanaksız.
İnsan haklarınin evrenselliği demokrasiyle de yakından ilişkili. İnsan haklarının kültürel, geleneksel değerlere bağlanması, otoriter rejimlerin muhaliflerini susturmak için aldığı önlemlere dolayısıyla rejime meşruiyet kazandırır.
Delacroix’nın resminin okul kitaplarından çıkarılmasının altında yatan sorun, kültürel rölativizmin düşünce özgürlüğünü tehdit etmesi kadar, Türkiye’de giderek laik eğitimin yerini dinci-muhafazakâr içerikli bir eğitimin alması. Laik, aydınlanmacı düşüncenin okullardan yavaş yavaş kovulması. Delacroix’nın tablosunu görmeyen ya da Mona Lisa’yı peçeli gören kuşakların yetişmesi. Asıl üzerinde durulması gereken sorun bu.



Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
21 Aralık 2008, Pazar
17:05

Alıntı Yap: Editör

Özrü Kabahatinden Büyük!
Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

Ermenilerden özür dileme açıklamasını imzalayanlar var. “Af dileme erdemdir” diyen de oldu. Alçakgönüllülük gösterimi insan doğasında var. Kaba biri bana “küt” diye çarptığında, “Özür dilerim” sözü ağzımdan kendiliğinden dökülüyor. Yobaz-işbirlikçi-ayrılıkçı bir faşist özentinin ağır basmakta olduğu ortamdayız. Bunlardan ayrı durmak isteyenler de kendilerine ve dış dünyaya “Biz birey olarak demokrat, insancıl, uygar, çağdaş, gerçek Batılı, ileri aydınlarız; onlardan değiliz” demek isteyebilirler. Kimi tanışını, dostunu, Ermeni komşusunu kıramayarak imza koyabilir. Kendini tanıtma, değişik görünme gibi bambaşka örgeler de olacaktır. Her birindeki itici nedene ayrı ayrı bakmak olanaksız. Ancak, önemli bir bölümünün de, tarih bildiğinden ya da Ermeni duygudaşlığından ötürü değil, Cumhuriyete karşı olması nedeniyle katıldığı söylenmezse ve bu tavırların başka oluşumlarla koşutluğu görmezden gelinirse, büyük eksiklik olur.
Ne var ki, tarih eş-dost hatırı, bireyin hoşgörülü görünmesi ya da ABD ve AB sorumluları önünde temize çıkma kaygılarıyla yazılmıyor. Konu Ermeni-Türk ilişkileriyse, bu ikisinin belgelikleri başta olmak üzere, ilgili ve belli başlı devletlerin yayımlanmış ya da basılmamış belge hazineleri var. Kitaplar, kitapçıklar, süreli yayınlar, gazeteler, bilimsel araştırmalar, yıllıklar, doktora ve yüksek lisans tezleri, yazanaklar, toplantılar, açıkoturumlar, sempozyumlar, bildiriler, tutanaklar, anılar, albümler, resimler ve benzerleri kitaplıkları doldurur. Birçoğu yayımlandı da. Örneğin, ben kendi adımla Türkiye’de ve yurtdışında, Türkçe dahil, değişik dillerde, seksen kitap ve kitapçık yayımladım. Bu konuda ilk küçük kaynakçayı otuz yıl önce çıkarmıştım. Şimdi Dr. Erdal İlter’in 300 sayfalık ayrıntılı kaynakçası var.
Sayısı yüz milyonu bulan Osmanlı belgelerini bir yana koyalım. Özür dileme açıklamasına imza koyanlardan 200 bin dosyalık Bab-ı Âli Evrak Odası’na, 224 cilt Meclis-i Vükelâ Mazbataları’na, 46 ciltlik İradat-ı Seniye Müsveddatına, Yıldız Sarayı belgelerine, her ilin sâlnamelerine, Mesail-i Mühimme ve Gayri Müslim Cemaatlerine Ait Defterlere ve Nazım Paşa vukuatı, Mehmet Mansur Efendi yazanağı, Vali Hakkı Paşa buyrukları ya da Uras incelemesi benzeri yüzlerce ve binlerce ilk elden belgelere bakmış olmalarını beklemiyorum. Bunları renkli filmler olarak önde gelen dünya kitaplıkları ve konuyla ilgili en önemli araştırma merkezlerine yıllar önce armağan etmiştik. Genel kurmay Başkanlığı bunları kimi yabancı dillere, bu arada günümüz Türkçesine de çevirerek cilt cilt yayımladı. Bu aydınlatıcı çalışmaları da bir kalemde geçelim.
Bize büyük ölçüde hak veren eski ve yeni kuşak yabancılardan ünlü Langer, Hamlin, Whitman, Rambert, Eliot, Ubicini, Arpée, Shaw, McCarthy, Lewis, Levy, Zeidner, Weems, Erickson ve benzerlerinin yazdıklarını da bir yana koyalım.
Ama, gelin görün ki, sorumlu konumdaki Ermenilerin kendi yazdıkları var; hem de hiçbir duraksamaya yol açmayacak biçimde. Ermeniler silahsız, savunmasız, barışçı, zayıf, sahipsiz, suçsuz çoluk-çocuktan oluşan ve dudaklarında ilahilerle ölüme koşan örnek Hıristiyan sivilleriydiler, öyle mi? Ama kendileri bile öyle demiyorlar ki! Önce, Anadolu yöresini ve Daşnak terör örgütünün akıttığı kanı iyi bilen Amerikan Ermenisi K.S. Papazian’ın benim sık göndermeler yaptığım kitabında dediği gibi, Ermeniler Anadolu’da, kimilerinin Batı Ermenistan demek istedikleri altı il de dahil olmak üzere, hiçbir yerde çoğunlukta değildiler. Değişen çağa ve koşullara göre, Rus, İngiliz, Fransız ve Amerikan din yayıcıları, gizli görevlileri, silahları ve paralarıyla başkaldırdılar, zararlar verdiler ve öldürdüler. Sandıklarla silah, cephane, hatta büyük kilise mumu biçiminde top namluları ya yakalandı ya da Ermenilerin ellerine sızdı. Kiliselerde, yabancı okullarda ve banka kasalarında patlayıcılar saklandı. Ermeni yazar L. Nalbantian’ın doktora tezindeki terorizm değerlendirmelerini okumakta yarar var.
Van’da yaşanan silahlı ayaklanma
Nisan 1915 başında Van’da yaşanan silahlı ayaklanma bu kenti devletten ayırdı ve orada Ermeni önderliği ve Rus desteğinde yönetim kurdu. Komutanlarından G. Pastırmacıyan Amerika’da basılan bir kitabının başlığını Ermenilerin savaşa katılımını “Müttefik kümesinin kazanmasında belirleyici neden” olarak sunuyordu. General Antranik gibi öteki Ermeni komutanların yazdıkları ve açıklamaları hep nasıl Türkleri yok etmeye yönelik olduklarını anlatır. Ermeniler bir düzine savaşa katılıp karşılarındakileri öldürmediler mi? Salgın hastalıklar Anadolu’yu silip süpürürken onlardan da can almadı mı? 1924’te Amerika’daki bir yayınları Ermenilerin Türklere karşı Kafkasya, Doğu Anadolu, Süveyş, Sina, Kudüs ve Suriye cephelerinde “200 bin’lik ordularla”, 1926’daki benzer bir yayın da “200 bin’den fazla” silahlı kuvvetle çarpıştıklarını yazar. Bu yayınlar bende var ve bu bilgilerle belgeleri kaç yıldır yapmakta olduğum Türkçe ve yabancı dillerdeki kitapların içine koyarak okuyucuya sunmayı araştırma ve gerçekçilik görevim bildim.
1914-18 arası Ermeni savaşlarını anlatan A.P. Hacobian ve Ermenilerin doğuda Kafkas cephesindeki askerî eylemlerini anlatan Ermeni General G. Gorgarian “özür açıklaması”na imza koyanların dikkate almadıkları kanıtları kendi kalemleriyle sergilemektedirler. Ben bu Ermeni kaynaklarına da kendi yayınlarımda göndermeler yaptım. Birinci Dünya Savaşı’nın yenginlerinin önderleri olan D. Lloyd George ve G. Clemenceau gibi başbakanlar, General E.H.H. Allenby gibi Ermenilere komuta etmiş ön sıradaki yüksek rütbeli askerler ve siyasal kararların önemli yerlerinde bulunan A.J. Balfour, R. Cecil ve J. Bryce gibi kişiler, Ermenilerin kendilerinin kabul ettikleri gibi, “200 bin’den fazla” silahlı kişiyi Türklere karşı savaşa sürdüklerini yinelemiş ve kendilerine teşekkür etmişlerdir. 1917 Bolşevik Devrimi’ne değin, bu kutlamalara Rus Çarı İkinci Nikola ile Kafkasya’daki Rus generalleri de katılıyorlardı. Bu bilgileri, Türkçe kitaplarım da dahil, çok sayıda okuyucuya ulaşan yayınlarıma gereği gibi aktardım. Başkalarının da yayınları var.
Bu arada, 2003’te basılan önemli bir İngiliz kitabının “Osmanlılar seferberlik hazırlığı içindeyken, Ermenilerin doğuda 120 bin kişiyi boğazladıklarını” belirttiğini de yazdım. İngiliz kaynağı “öldürdüler” dememekte, sanki hayvan kesilen mezbahadan söz eder gibi “boğazladılar” demektedir. Gene aynı kaynak Van’da silahla başkaldırıp Türk ve Müslüman mahallelerini bastıklarını, kenti devletten ayırıp başa geçtiklerini ve daha sonra da bir 50 bin kişi daha yok ettiklerini yazmaktadır. Bunun belgelerini de yayımladım. Ya Japonlar ABD’ye aynı şeyi yapsaydı, neler olurdu?
Özür açıklamasına imza koyanlar bu kaynakları bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa, bu bilgiçlik gösterisinin kaynağı ne? Biliyorlarsa neden? Bunda toplumun değerlerinin eksileceğini hesaba katmıyorlar mı? M. Kemal Atatürk’e ve devrimlere karşı takınılan yeni tavırlarda da toplumun değerlerini teker teker eksiltme çabası yok mu? “Ne mutlu Türküm diyene” değerlendirmesiyle topluma güven kazandırmak yerine, bu koca ulus bir kinle bezenmiş aşağılık duygusu örgüsü kıskacına mı alınmak isteniyor? 1914-18 Savaşı’nda bunca Türk öldürülmedi mi? Ya 1821-1922 arası Balkan, Kafkas ve Kırım Türklerinin başına gelenler? Bunların hiçbirine neden bir gönderme bile yok? Benim TBMM adına ayrı ayrı Türkçe ve İngilizce hazırladığım iki kitabımın başına şöyle bir not koymuştum: “Bu kitaba konu olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde meydana gelen isyan ve çatışmalarda yaşamını yitiren asker ve masum insanlarla, yıllar sonra teröristlerce şehit edilen Türk diplomatlarının anısına...” O dönem benim de her yurtdışına çıkışımda saklanmak zorunda kaldığım yıllardı. ASALA şubelerinde resmim asılıydı. Kim kimden özür dilemeli?
Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
16 Aralık 2008, Salı
18:37

Alıntı Yap: Editör







Hulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com.tr
Yazı Tarihi: 16/12/2008





ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİSİ

Bugün Uluslararası Para Fonu’na (IMF) ümüğümüzü sıktıralım mı, sıktırmayalım mı diye tartışırken, bir kez daha Atatürk’ün ekonomi modeline bakmak gerekir.
ABD merkezli, hem finans hem de tüm piyasaları kapsayan “küresel ekonomik kriz” Atatürk’ün “karma ekonomi modelinin” nasıl geçerli olduğunu göstermişti. (Bunu, “Kapitalizm Çöküyor” başlıklı yazımda vurgulamıştım.)




“... YOKSULLUKTAN KURTULAMAZ”
Mustafa Kemal Atatürk askeri zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılmasının şart olduğunu söylemişti.
Şu sözler de ona ait:
- “Bilirsiniz ki, ekonomisi zayıf bir millet fakirlik ve yoksulluktan kurtulamaz, toplumsal ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki başarı da, ekonomide edinilen bilgilerin derecesiyle orantılı olur.”
- “Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri değil, ekonomi ve ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar kazandığı zaferler memleketimizi hakiki kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecek zaferlerimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle gururlanmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım.” (1923)




OLMAYAN PARAYI HARCAMAK...
Kurtuluş’tan sonra “iktisat toplantı ve kongrelerine” büyük ağırlık veren Atatürk, yerli malların kullanımı için de kampanyalara öncülük etmişti.
Yukarıda söylediği gibi, “ekonomisi zayıf bir ulusun yoksulluktan, toplumsal ve siyasal felaketlerden kurtulamayacağına” işaret ederken, sanki bugünleri anlatıyor gibi.
İşte bugünlerde, IMF kapısında -TÜSİAD’ın da anlaşılmaz ısrarı ile- çırpınıp duran AKP Hükümeti, “olmayan parayı” harcamaya devam ediyor.
Parasızlıktan her ürüne ve özellikle enerjiye inanılmaz zamlar yapan AKP Hükümeti, “bedava” kömür vs. dağıtıyor. Bugün neredeyse Türkiye’nin büyük bölümünün havası kömür zehirinden solunamaz duruma geldi. (Televizyonlarda ise, Hükümetin öncülüğünde “temiz hava” reklamları dönüyor!!.. Sigara dumanından kurtulmak isterken, tüm ülkede kötü kömürün dumanı ile göz gözü görmüyor!..)
Özal’ın ekolünü temsil ettiklerini söyleyenler, onun “Almadan vermek Allah’a mahsustur” sözünü hatırlıyor mu acaba? Yoksa, yerel seçim öncesi “oy uğruna” her şey mübah mı?..




ATATÜRK’ÜN İHRACATI ..
Türkiye’yi yönetenler için her dönem farklı “bahaneler” var. Bugünkü bahane “küresel ekonomik kriz!”
Atatürk döneminde de “küresel ekonomik kriz” vardı: 1929 Buhranı!..
Üstelik, ülke Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmıştı, önceki sayısız savaşın akabinde.
Yoksulluk içindeki ülkeyi imar eden Atatürk, kısa zamanda ihracatı ithalatın üzerine çıkarmıştı.
Bugün “ihracatın ithalatı karşılama oranı” nın yükselmesi sevinçle karşılanıyor. Oysa, Atatürk döneminde bırakın ihracatın ithalata yaklaşmasını, inanılmaz biçimde ihracat ithalatın üzerine çıkmıştı.
Yıllara göre örnek vereyim.
Cumhuriyet kurulduğunda ihracatımız 85 milyon TL, ithalatımız 145 milyon TL idi. (İhracatın ithalata oranı yüzde 59.)
Bir yıl sonra bu oran yüzde 80’e çıktı. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı döneminde ise Atatürk Türkiye’si bir inanılmazı başardı. 1930’da ihracatın ithalata oranı yüzde 103 oldu!.. Yani, ihracat ithalatımızı geçti.
Bu, sonraki yıllarda da devam etti.
Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce, 1937’de, bu oran yüzde 120 olmuştu. Rakamsal ifadesi ise; ihracatımız 138 milyon TL, ithalatımız 114 milyon TL idi.
Atatürk’ü küçültmeye çalışanların, onun sadece savaş meydanlarında değil, en büyük savaşın sürdüğü ekonomi alanında da ne büyük deha olduğunu görmelerini bekleyebilir miyiz?





Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
16 Aralık 2008, Salı
18:28

Alıntı Yap: Editör

Yaman Törüner Çözüm
ytoruner@milliyet.com.tr Dünya hakkında
16 Aralık Salı 2008


Küçük Dünya Kitabı (The Little Earth Book), James Bruges’in dünyamız ve yaşamımız hakkındaki fikirlerinden oluşuyor:

- Dünyada herkes Amerikalıların sahip olduğu hayata sahip olmaya kalksaydı, onları geçindirecek 4 dünyaya daha ihtiyaç duyulurdu.
- Günde 2 Amerikan dolarıyla geçinen insanların sayısı, son 20 yıl içinde yüzde 50 oranında arttı.
- Ulusların ve milyarlarca kişinin gelir eşitsizliğinin en büyük nedeni, verilen krediler karşılığında, onlardan alınan faizlerdir.
- Üçüncü Dünya ülkelerine sağlanan krediler, ortalama anlamda, verilen kredilerin anaparasının 3 katı olarak geri ödeniyor.
- 1976 yılında İsviçre Mozambik’ten 50 defa daha zenginken; 1997 yılında 500 defa daha zengin duruma geldi.
- Dünyamızın doğal kaynaklarının üçte birini halen yitirmiş durumdayız.
- Halen, dünyamızın taze su kaynaklarının yüzde 90’ı sanayi tesisleri tarafından kullanılıyor.
- Taze su kaynaklarının tüketimi her 20 yılda bir, ikiye katlanarak büyüyor.
- Son 30 yılda, tarım yapılabilecek toprak alanların yüzde 10’unu kaybettik.
- Dünyamızdaki en büyük “kitlesel imha silahı” atmosferimizdeki karbon miktarıdır.
- Nükleer santrallardan çıkan, etkisi azaltılmış uranyum artıklarıyla tank zırhları ve bombalar yapılıyor. Bu artıkların suya ve gıdaya karışması, havadaki toz parçacıkları sayesinde oluyor. Bu nedenle, Afganistan, Balkanlar ve Irak, tam anlamıyla zehirlenmiş bölgeler olarak sayılabilir.
- Dünyadaki askeri hareketler, ozon tabakasına zarar veren artıkların yüzde 70’inin oluşmasına neden oluyor. Sadece Amerikan askeri gücü, dünyadaki en büyük 5 kimyasal şirketin fabrikalarının toplamından fazla kimyasal artık üretiyor.
- 2002 yılında dünyada silahlanma için 794 milyar dolar harcanırken, savaşın önlenmesi için sadece 1 milyar dolar harcandı.
- IMF ve Dünya Bankası’nın temel prensibi, ne olursa olsun ve hangi taraf hatalı bulunursa bulunsun, kredi verenlerin anapara ve faizinin ödenmesini koruma altına almaktır.
- IMF ve Dünya Bankası’nın “yapısal reformlar” adı altında önerdiği tedbirler, her zaman o ülkenin insanlarına, daha az sağlık ve refah harcaması yapılmasını önerir. Ekonomiyi gerçekten geliştirecek hiç bir önerileri yoktur.
- Ekvador’un faiz ödemesi, bütçesinin üçte birini oluşturuyor. Nüfusunun 2/3’ü ciddi şekilde fakir olan bu ülkede, sosyal harcamalar dışarıya transfer edilen faiz tutarının yarısı kadar.
- Dünyadaki tahıl üretiminin satın alımı ve dağıtımının yüzde 80’ini bir tek şirket kontrol ediyor. Cargill.
Bu bilgilerden sonra dünyaya bakışınız biraz değişti mi?
Yukarı          
 
Gönderen:
İdris Talih

Yer:
Kayseri

Tarih:
12 Aralık 2008, Cuma
02:12

Alıntı Yap: İdris Talih

    Başta sevgili Murat Molu olmak üzere tüm VATAN,NAMUS VE AHDE VEFA diyenlerin ,ülkemdeki cumhuriyet ve ATATÜRK sevdalılarının baramını kutlar; sağlık esenlik ve mutluluklar dilerim.
Yukarı Mail: idris.talih@hotmail.com         
 
Gönderen:
Murat MOLU

Yer:
Diğer

Tarih:
10 Aralık 2008, Çarşamba
12:15

Alıntı Yap: Murat MOLU





    


İnsan hakları konusunda Özdemir İNCE'nin bugün köşesindeki yazısının girişi.Katılmamak imkansız.


"10 Aralık! Bugün "İnsan Hakları Günü". Polisin kafası attığı zaman insanları elindeki copla patakladığı, elindeki silahla öldürdüğü; birkaç zorbanın, yüzlerce insanın bulunduğu bir eğlence yerinde bir kadını saçlarından sürükleyerek kaçırdığı; Başbakan’ın kendisini ne olduğu belli olmayan bir davanın savcısı olarak ilan ettiği; onlarca insanın yargılanma hakkından yoksun bırakılarak mahpus damında tutulduğu; azınlık haklarının lütuf sanıldığı bir ülkede insan haklarından söz etmenin tuhaflığını biliyorum..."







      





Yukarı          
 
Gönderen:
C.Cihan

Yer:
Adana

Tarih:
03 Aralık 2008, Çarşamba
20:20

Alıntı Yap: C.Cihan

Tüm krizlerin, terörün ve savaşların nedeni

Yazı Ahmet Engin Karahan
27.10.2008 - 17:19

Geçen hafta, dünyayı yöneten bir avuç aç gözlü bankerin, FED'i nasıl
kurduklarını. Ve yarattıkları sistemle ekonominin kontrolünü nasıl ele
geçirip, halkın mal varlığını düzenli olarak soyduklarını anlatmıştım.

Yazımdaki bilgilerede, Zeitgeist isimli filmi kaynakça göstermiştim.
Amacım, ülkemizin boğuştuğu belanın niteliği hakkında oldukça farklı bir
bakış açısı kazandıracağına inandığım bu filmin bilinmesini ve
seyredilmesini sağlamaktı. Bir filmin seyredilmesini sağlamak için,
insanların o filmi merak etmeleri gerekir. O sebeple bu yazılar ister
istemez filmin içeriğine dayandırılmak zorundaydı.

Yazıları hazırlarken, filmi defalarca yeniden izleyip hangi kısımların
okuyucunun ilgisini çekebileceğini tespit ettikten sonra, her etapta mümkün
olduğunca eksiksiz ama duru bir yazı hazırlamak için saatlerce uğraştım.
Kaynakçayı da yazımın sonunda açıkça ilan ettim. Yani geçen haftaki yazıma
yorum yazan "misafir" bir okuyucunun dilin kemiği yoktur misali mesnetsiz ve
insafsızca çamur attığı gibi, kopyala-yapıştır yöntemini kullanmıyorum.
Ayrıca bir filimden kopyala-yapıştır yöntemiyle nasıl yazı
hazırlanabileceğini aklın izanına bırakıyorum. Söylediği şey, fiziken mümkün
değil.

...

Her neyse, gelelim bu haftaki konumuza. İnsanların acıları üzerinden menfaat
sağlamanın en adi yöntemi savaştır. Savaş, uluslararası bankerler için
meydana gelebilecek en karlı şeydir. Çünkü ülkeyi, Federal Rezerv
Bankası'ndan daha çok faizli borç almaya zorlar. Büyük yatırımcılar,
özellikle dünya savaşı gibi uzun süren savaşlarla yakından ilgilenirler.
Çünkü savaş, yüksek kar getirecek fırsatlar demektir.

1. Dünya Savaşı.

1914 yılı, savaş Avrupada İngiltere-Almanya merkezinde başladı. Amerikan
halkı savaşa dahil olmak istemiyordu. Zaten, başkan Wilson'da ülkenin
tarafsızlığını açıklamıştı(!). Oysa gerçekte amerikan yönetimi kimseye
sezdirmeden savaşa girebilmek için herhangi bir bahane arıyordu.

Wilson'un baş danışmanı ve müşaviri albay Edward House, savaş isteyen
bankerlerle yakın ilişkiler içinde olan biriydi. Albay House ve İngiltere
Dışişleri Sekreteri Sir Edward Grey yazıya da dökülmüş bir görüşmede,
Amerika'yı savaşa nasıl sokacaklarını tartışırlar.

Grey: Eğer Almanlar, içinde Amerikalıların bulunduğu bir gemiyi batırırsa
Amerikalılar ne yapar?

House: Bu kıvılcım birleşik devletleri sarsacak ve bizi savaşa sürüklemeye
yetecektir.

Ve 7 Mayıs 1915 yılında, Sir Edward Grey'in de önerdiği gibi, Lusitania adlı
bir gemi kasıtlı olarak alman denizaltılarının kontrolündeki sulara
gönderilir. Beklendiği gibi, bir alman denizaltısı gemiye torpido yollar ve
gemideki cephanenin de patlamasıyla 1200 kişi ölür.

Luistania'nın batırılması, amerikan halkında büyük bir öfke dalgasına neden
oldu, ve Amerika kısa süre sonra savaşa girdi.

323.000 amerikalının ölümüne sebep olan savaşta, J.D. Rockefeller yaklaşık
200 milyon dolar kazanç sağladı. Ulus FED'den 30 milyar dolar faizli borç
aldı. Bu para da uluslararası bankerlerin kazancı oldu.

2. Dünya Savaşı

7 Aralık 1941'de, Japonlar Pearl Harbour'daki Amerikan üssüne saldırdılar.
60 yıl sonra ortaya çıkan *******llere göre, Pearl Harbour'a yapılacak saldırı
haftalar öncesinden biliniyordu, yapılması istenmişti ve provake edilmişti.
Başkan Roosevelt'in ailesi 18. yy'dan beri New York'da bankacılık yapıyordu.
Amcası Fredrik o sırada FED yönetim kurulunda başkandı. Yani Roosevelt'in,
uluslararası bankerlerin istediği şeye çok sıcak bakmasında anlaşılmayacak
birşey yoktu. İstedikleri şey savaştı. Tek sorun şuydu: Japonları ilk
kurşunu atmaya nasıl zorlayacaktı?

Roosevelt Japonları kızdırmak ve kışkırtmak için elindeki bütün gücü
kullandı. Japonlara petrol ihracını durdurdu. ABD'deki bütün Japon
yatırımlarını dondurdu. Çin'e ve İngiltere'ye de askeri yardım yaptı ki, her
iki devlet de Japonya'nın düşmanıydı.

Saldırıdan 3 gün önce, Avustralya istihbaratı Roosevelt'e bir japon saldırı
kuvvetinin Pearl Harbour'a doğru yaklaştığını bildirdi. Roosevelt
umursamadı...

Sonunda Japonlar istendiği ve izin verildiği gibi, 7 Aralık 1941'de Pearl
Harbour'a saldırdı, ve 2400 amerikan askerini öldürdü. Pearl Harbour
saldırısından önce amerikan halkının %83'ü savaşa karşıydı. Pearl
Harbour'dan sonra 1 milyon erkek savaşa gitmek için gönüllü oldu.

Bankerlerin tek çıkarları ulusun savaş nedeniyle FED'den daha çok faizli
borç almasıyla kısıtlı değildi. Rockefeller'in Standart Petrol şirketi alman
I.G. Farben şirketinin adı geçmeyen ortaklarından biriydi. I.G. Farben
Almanyanın ihtiyacı olan patlayıcıların %84'ünü ve toplama kamplarında
milyonları öldürmek amacıyla kullanılan Zyklon B gazını üretiyordu. Alman
hava kuvvetlerinin uçakları, Rockefeller'in petrol şirketinin ürettiği özel
katkı maddesini kullanmadan uçamıyorlardı. Londra'nın bombalanması için I.G.
Farben'in Rockefeller'in şirketinden aldığı 20 milyon dolarlık yakıtla
mümkün oldu.

Newyork'taki Birleşik Bankacılık Kurumu, düşmanla ticaret prensiplerine
tamamen aykırı hareket ederek, Hitler'in güçlü yükselişini tetikleyen birçok
yatırımı finanse ettiği gibi, Nazi paralarını aklamakla meşguldü.

Tahmin edin Birleşik Banka'nın başkan yardımcısı ve yöneticisi kimdi?

Prescott Bush, şimdiki ABD başkanının dedesi, ve tabi ki eski ABD başkanı
Bush'un babası.

...

Vietnam.

Birleşik Devletler, Kuzey Vietnam'a resmi olarak 1964 yılında savaş ilan
etti. Tıpkı bugün Irak'a sudan bir bahaneyle girdikleri gibi, Vietnam'ada
sudan bir bahaneyle saldırdılar. ABD, Vietnam PT botlarının, ABD
destroyerlerine saldırdığını iddia etti ve savaşa girdi. Oysa böyle bir
saldırı hiçbir zaman olmadı. Tıpkı Irak'ta hiçbir zaman kimyasal silah
bulunamadığı gibi. Bu tamamen savaşa girmek için hazırlanmış düzmece bir
olaydı.

Yine tamamen iş icabı, savaşa girilmişti.

Ekim 1966'da, başkan Johnson Sovyet bloğuna uygulanan ticari ambargoları
kaldırdı. Çünkü çok iyi biliyordu ki Sovyetler, Kuzey Vietnam'ın askeri
ihtiyacının %80'ini karşılıyordu. Sonrasında Rockefeller Yatırımcılık,
Sovyetler Birliği'ndeki bazı fabrikaları finanse etmeye başladı ki bunlar
Kuzey Vietnam'a gönderilen askeri mühimmatların üretildiği fabrikalardı.

Her iki düşmanı da finanse etmek madalyonun sadece bir yüzüydü. 1985
yılında, Vietnam'da uygulanan askeri yetki mevzuatı deşifre edildi. Bu
mevzuat, Amerikan askerlerinin savaşta neyi yapıp neyi yapamayacağını
belirtiyordu. Şöyle saçmalıklar vardı: Kuzey Vietnam uçaksavar sistemleri,
tamamen aktif oldukları doğrulanmadan bombalanmayacaktı. Laos ya da Kamboçya
sınırını geçen hiçbir düşman takip edilmeyecekti. Hepsinden önemlisi, yüksek
ordu komutanlığı tarafından onaylanmadıkça hiçbir stratejik hedefe saldırı
yapılmayacaktı.

Coni'ler vatan millet uğruna öldüklerini zannederlerken, arka planda
kimileri ticari çıkarlarına göre onların ölmesinden başka bir işe
yaramayacak kanunlar tasarlıyorlardı. Kuzey Vietnam'lılar bu mevzuatı
biliyordu ve bütün stratejilerini Amerikan güçlerinin bu kısıtlamaları
çevresinde şekillendiriyorlardı.

Bu yüzden savaş bu kadar uzun sürdü ve anafikir şuydu: Vietnam Savaşı asla
kazanılmamalı. Sadece uzatılmalı.

Savaş sonunda 58.000 Amerikalı ve 3 milyon Vietnamlı öldü.

Irak ve muhtemelen İran

Şimdi dünyanın en büyük petrol yataklarından birinin üzerinde, gözümüzün
önünde insanlık dramı bir savaş daha yaşanıyor. Uzadıkça uzuyor, üstüne
üstlük ekonomik krizle parallel bir zamanda sürdürülüyor. ABD Irak'a girmek
için Saddam Hüseyin'i ve kimyasal silahları bahane etmişti. İran'a girmek
için nükleer silah üretimini sebep gösteriyor. Hele hele 11 Eylül, ne kadar
da Pearl Harbor'ı çağrıştırıyor. Bu sürecin amacını şimdi daha iyi
kavramıyor musunuz?

Kaynakça: Zeitgeist;
http://www.turan-dursun.com/index.php?categoryid=36&p2015_articleid=1

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARARANIYOR/NEWS/GP_311516

sitesinden alintidir.
Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
01 Aralık 2008, Pazartesi
16:12

Alıntı Yap: Editör

TÜRKİYE SOLU BUNLARI NEDEN BİLMİYOR?


Bir gerçeği kabul etmeliyiz:

Türkiye solunun çoğunluğu kültürünü/dinini okuyup araştırmamıştır.

K. Marks’ın Katolik kiliseler için söylediği “din afyondur” sözünü henüz aşamamıştır.

İslam’ı bilmemektedir. Halkının inancını dışlamıştır.

Tasavvufu/Anadolu Müslümanlığını elinin tersiyle iteklemiştir.

Tasavvufu; aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığına kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.

Ne Muhyiddin Arabi’yi ne de Muhammed Nur’u bilir.

Şeyh Bedrettin’i sadece Nazım Hikmet’in şiirinden tanır.

Trajik sonu nedeniyle Ozan Nesimi’nin adını duymuştur ama hocası/öğretmeni Fazlullah Esterebadi’den bi-haberdir.

Herakleitos’un “diyalektiğin atası” olduğunu; Hegel’in, Marx’ın düşüncesinin buradan doğduğu bilir ama nedense vahdet-i vücud’a burun kıvırır. “Enel Hakk” diyen Hallac-ı Mansur’u okumaz.

Söyler misiniz; Ömer Sikkini, Sabetay Sevi, Niyazi Mısri, Papa Eftim öğrenilmeden bu topraklar anlaşılabilir mi?

Anadolu tarihindeki çoğu toplumsal ayaklanmaların dayanağının vahdet-i vücud olduğunu bilmezse bu toprakların yazgısını nasıl değiştirebilir?

Hamza Baliler’in, İsmail Maşukiler’in neden boyunlarının vurulduğunu anlamazsa halkıyla nasıl kucaklaşabilir?

Birinci Dünya Savaşı’na katılan gönüllü “Mevlevi Taburları”yla gönüldaşlık kurmazsa kiminle birlik olabilir?

Horasan doğumlu Nakşibendiliğin, Halid-i Nakşibendiliğinden farkını bilmezse, Kürt halkının Şeyh Barzani’nin emrine sokulma çalışmalarını nasıl kavrayabilir?

“Türkler kılıç zoruyla İslam’a geçtiler” kolaycılığından kurtulamazsa; dinin, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyaset üzerindeki etkisini nasıl analiz edebilir?

Acıdır; Türkiye solunun umarsız tavrı nedeniyle; bu konular “inanç” (skolastik) temelde çalışmalar yapan muhafazakar akademisyenlerin-yazarların inisiyatifine bırakılmıştır. Onlar da ehlisünnet bakış açısıyla başta vahdet-i vücud olmak üzere tüm tasavvufu kendi anlayış kalıplarına sokmaya çalışmaktadır.

Daha iyi niyetli olanları ise - tıpkı solcuların hatası gibi- tasavvufu fikir hareketi olmaktan çok, bir gönül ve ruh hali meselesi olarak göstermek istemektedir. Hatadır.

Bakınız tasavvuf sadece Alevilik-Bektaşilik değildir.

Hükümetin, Alevi açılımını, “Alevilik Sünnileştiriliyor” diye itiraz edenler, yıllardır “Türk dinini” Araplaştıranlara karşı neden sessiz kalmıştır?

Osmanlı’nın Safeviler’e karşı bir siyaset gereği benimsediği Sünniliğin zamanla nasıl resmi ideolojiye dönüştüğünü bilmeden bugünkü gerici siyasal oyunlar nasıl bozulabilir?

Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa dininizi/kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz.

Aydınlık bir din olan İslam’ı yobazların elinden kurtarmak için bunları öğrenmek zorundasınız.

İnsanımızı cehalet bataklığından ancak böyle kurtarabilirsiniz; yasaklarla, kaba ve sert söylemlerle değil.

Bilinmelidir ki vahdet-i vücud laikliktir.

Bilinmelidir ki Farabi’yi, İbn-i Sina’yı savunmak devrimciliktir.

Gerçek şu ki; insan bilmediğinden korkar…



Soner Yalçın
Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
28 Kasım 2008, Cuma
15:28

Alıntı Yap: Editör

Rıza TÜRMEN

KADININ ÖYKÜSÜ

28 Kasım Cuma
Milliyet Gazetesi

Her şey çok çok eskiden oldu bitti. Binlerce yıl önce, günlerden bir gün, büyük atalarımız Homo sapiens önemli bir şey keşfetti.
Kadın, hem kendisine, hem erkeğe benzeyen küçük canlı yaratıklar dünyaya getirebiliyor. Erkek bunu yapamıyor. Bunun olabilmesi için, erkeğin kadın vücudundan geçmesi gerekiyor. İşte erkeğin bu biyolojik gerçeğin farkına varmasıyla kadın sorunu başladı.
Kadının vücudu değer kazandı. O nedenle, ilk çağlarda bile kadın vücudu korunuyor. Örneğin, kadın ava götürülmüyor. Ama kadın vücudu aynı zamanda değiş tokuş edilen değerli bir meta. Kadın vücudunun değerli bir meta olarak görülmesi erkeğin buna sahip çıkmasına, egemenliğini kurmasına yol açtı. Böylelikle, o vücuttan kendine benzeyeni üretme, neslini sürdürme olanağını buldu. Kadının vücudunu kendi egemenlik alanı içinde tutarak başka erkeklerin yaklaşmasını yasakladı.
Olay bundan ibarettir. Bu öykü bugün için de geçerli. Erkeğin kadın üstünde egemenlik kurmasından doğan eşitsizlik insanlık tarihinin en köklü ve en değişmez olgusu.

Kadının yeri
Ortaçağ'da, özel yaşamın ortaya çıkması ve aile birliğinin kutsallığı kadının işini güçleştirdi. Paola da Certaldo’ya göre, “Kadınlar boş ve havai varlıklardır... evinde kadınlar varsa; onları sıkıca denetle. Onları korku içinde tut... kadınlar Meryem Ana’yı taklit etmelidir.
O evinden çıkıp sağda solda gevezelik etmez, yakışıklı beyefendileri süzüp boş laflara kulak vermezdi. Aksine, bir kadına yakışır şekilde, evinin gizliliği içine kapanırdı.”
Yüzyıllar boyunca yerleşmiş inanca göre, kadının yeri özel alan, evinin içi. Kamusal alana çıkmamalı, çıkarsa da örtünmeli. Özel alanın gizliliği, “mahremiyeti” var. Buraya karışılmaz, burada olup bitenler de dışarıya yansıtılmaz. Burası erkeğin mutlak egemenliğinin geçerli olduğu alan. Erkek kadını canı isterse sever, canı isterse döver. Bu alan insan haklarının geçerli olmadığı bir alan.
Aile birliğinin kutsallığı ve gizliliği kadın-erkek eşitsizliğini haklı göstermekte kullanılıyor.
Koca karısını döverse, kadın aile içi görevlerini ihmal etmiştir. Evlilik içi tecavüz varsa, kadın erkeğin hakkı olan bir şeyi yapmasına engel olmuştur. Töre cinayeti işlenmişse, kadın ailesinin namusuna leke sürmüştür.

Mücadele özel alana taşınmalı
Bu kültürel, toplumsal kodlar sadece aile içindeki erkeğe ait değil. Polisin, yargının da aynı kodları paylaştığını görürsünüz. O nedenle, Haliç Köprüsü’nde balık tutan kadın birkaç kere suçludur. Bir kere, kamusal alana çıkıp erkeklere özgü bir etkinliği yapmaya kalkışmıştır. Hele bir de rüzgâr esip kolu bacağı gözükmüşse bu “iffetsiz” kadını içeri atmak gerekir. Polis de zaten böyle yaptı.
Polis de, yargıç da “aile içi mahremiyete” karışmakta son derece ihtiyatlıdır. Kadının dayak yemesine genelde göz yumulur. Töre cinayetinde hafifletici sebep aranır. Evlilik içi tecavüz kavramına ne kültürümüzde, ne Ceza Hukukumuzda yer vardır.
Bütün bunların gösterdiği bir şey var: Kadın hakları için mücadelenin gerçek forumu özel alan olmalı. İnsan hakları ve kadın hakları özel alana taşınmadığı sürece erkek egemenliğinin kırılması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması olanaksız.

Bağımsız birey olarak kadın
Kadının bağımsız bir birey olamamasının temel nedeni kendisine yüklenen üreme görevi. Bu nedenle, kadının özgürlüğüne kavuşması ancak kendisi ve vücuduyla ilgili seçimleri serbestçe yapabilmesinden geçer. Başka bir deyişle, kadının, birlikte yaşayacağı eşini seçebilmesi, istediği zaman, istediği sayıda, bakabileceği kadar çocuk sahibi olabilmesi, boşanma hakkını serbestçe kullanabilmesi gibi kararları kendi iradesiyle alabilmesi gerekir.
Kadının bu hak ve özgürlüklere sahip olmadığı toplumlarda, insan haklarının gerçekleşmesinden söz edilemez.
Yukarı          
 
Gönderen:
Mesut ATEŞ

Yer:
Diğer

Tarih:
21 Kasım 2008, Cuma
00:47

Alıntı Yap: Mesut ATEŞ

Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
(Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.)
Hastalandı...
Böbreklerinden.
Vuruldu...
Göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Evet, bu insan

Mustafa Kemal Atatürk



Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin,
evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan
ibaret değil çünkü...

Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.

İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş...

Bunu anlatın.
Direnen...
Teslim olmayan ruhu anlatın.

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten.
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.

Yürek dediğin...
Sadece organ değil arkadaş.
Bunu anlayın!!!

Ulusal bilincimizi yavas yavas yok
etmelerine izin vermek istemiyorsaniz; iletebileceginiz kadar iletiniz!

Izmir kurtulmus, çok tatli bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartimana çekilirler.

Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartimaninin kapisini çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatini yikamaktadir.

Yaveri: 'Pasam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye böylesiniz', der.

'Çocuk, kompartimanima yastikla battaniye koymayi unutmussunuz, kolumu yastik yaptim agridi, setremi yastik yaptim üsüdüm,
uyumadim kalktim', der.

Yaveri: 'Aman Pasam! Birimize haber vereydiniz;
hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir:

'Geç fark ettim, hepiniz en az benim
kadar yorgundunuz, hiç birinize kiyamadim. Önemli olan benim uyumam degil;
milletimin rahat uyumasi'.



ATAMIZ SAYESINDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ KI; HALA
UYANAMADIK ?
Yukarı          
 
Gönderen:
Editör

Yer:
Diğer

Tarih:
18 Kasım 2008, Salı
00:05

Alıntı Yap: Editör

Tuna KİREMİTÇİ

tkiremitci@gazetevatan.com

BELGESEL

Bu yazıyı yazmak için filmin etrafındaki toz dumanın dağılmasını bekleyecektim. Ama bunun hiçbir zaman olmayacağını anladığım için yazmaya karar verdim.

Özetle “Mustafa”nın asıl sorunu ideolojik değil, sinematografik.

“Mustafa”, bütün yenilikçilik ve cesaret iddialarına rağmen gayet demode bir belgesel... Bu da “32. Gün” tarzı belgeselciliğin artık demode olmasından kaynaklanıyor.

“Koyarım tarihi görüntüleri, veririm üstüne müzik, duygulu bir sesle güzel metinler okurum” şeklinde özetleyebileceğimiz bu estetiğin bugünkü belgesel sinemada pek yeri yok ne yazık ki.

Yani belgesel sinema dünyada artık böyle yapılmıyor.


***


Hem Atatürk’ü hem de Can Dündar’ı samimiyetle seven bazı kişilerin filmden rahatsız olmasının nedeni bu bile olabilir.

Çünkü filmde yeni, insanı şoke edecek, bir “tabuyu” devirecek pek fazla söz yok. Atatürk içki içerdi, yalnızdı, zor bir hayat yaşamıştı... Biliyoruz zaten bunları.

Ama filmde sinematografi de yok. Daha çok doksanlı yıllardan kalma bir televizyon belgeseli gibi. Asıl sorun da bu zaten.

Filmin söylediklerini değil, bizzat kendisini Atatürk’e yakıştıramıyor insanlar.


***


Peki nasıl olur belgesel sinematografisi?

Uzaklarda aramaya gerek yok: Lütfen gidin Nesli Çölgeçen’in “Son Buluşma” filmine, belgesel sinemanın nasıl olacağını görün.

Kolay formüller yok, demodelık yok, sinema var yalnızca. Usta yönetmen ele aldığı konuyu görsel bir dünyada yeniden yaratmayı bilmiş.

Günümüzde belgesel sinema, Nesli Çölgeçen’in yaptığı gibi yapılıyor. Ama bunun için de “sinemacı” olmak gerekiyor. Eğer değilseniz, filminizi sinemada göstermeyin daha iyi. Çünkü sonuçta sizin başınız ağrıyor.

Yukarı          
 
Gönderen:
Murat MOLU

Yer:
Diğer

Tarih:
10 Kasım 2008, Pazartesi
15:03

Alıntı Yap: Murat MOLU

"Bir zamanlar gelir,beni unutmak ve unutturmak isteyen gayretler belirebilir.Fikirlerimi inkar edenler ve beni yerenler çıkabilir.Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki...."
                          Mustafa Kemal ATATÜRK

Atam,ektiğiniz tohumlar gerçekten özlü ve kuvvetli.Ne acıdır ki; Sabancı Ailesi'nin sponsor olduğu "Mustafa" filminin reklamı bugün Cumhuriyet gazetesi'nde tam sayfa yer alıyor!Atam,sizi unutmuyoruz,unutturmayacağız!
mmolu
Yukarı          
 

Toplam Kayıt Sayısı: 113 Toplam Sayfa Sayısı: 8
1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. [»] [»»] 
Copyright © 2007 www.kemalist-iz.com | Tüm Hakları Saklıdır..
MyDesign Ziyaretçi Defteri v1.7